Son Dakika
RAHMET günlerinin kapisi aralaniyor BERAT KANDILIMIZ MÜBAREK OLSUN Şiir Dokundu Yüreklere Kur’an-ı Mehcur Bırakmak/ Zehra Türkmen Türkiye’nin Ortadoğu’daki Sıkıntıları أردوغان: أهل "ديار بكر" 1979 gizemi ve Kâbe baskını Görüş ufkumuz üzerine El Nusra lideri öldürüldü iddiası Ünvanlarına göre 2014 zamlı memur maaşları
Genç İmamlar Haber| Diyanet, Aktüel, Düşünce, Edebiyat
RAHMET günlerinin kapisi aralaniyor
RAHMET günlerinin kapisi aralaniyor
 
BERAT KANDILIMIZ MÜBAREK OLSUN
BERAT KANDILIMIZ MÜBAREK OLSUN
 
Şiir Dokundu Yüreklere
Şiir Dokundu Yüreklere
 
Kur’an-ı Mehcur Bırakmak/ Zehra Türkmen
Kur’an-ı Mehcur Bırakmak/ Zehra Türkmen
Soyut Sanat Müslümanın Yitik Malıdır
 
Soyut Sanat Müslümanın Yitik Malıdır
Müslüman sanatçıların eserlerindeki görsel bütünlük ise böyle tepeden inme bir dayatma değil. Bir bütünlük var ama tektipleştirme, aynılaştırma değil bu; yaşadığı bölgedeki insanların zevklerini, ihtiyaçlarını ve imkânlarını dikkate alan, çoğulcu bir bütünlük. Yerel kültür ve halkın tercihleri eserlere yansıyor
9 Ekim 2013 Çarşamba 19:36
Yazdır
E-imamlar
Afganistan’daki bir medreseyi, Bosna’daki bir camiyi, Hindistan’daki Taj Mahal’i görsel olarak islâmî yapan nedir hiç düşündünüz mü? Anadolu kilimlerini, İran halılarını, Fas’taki gümüş takıları, Endülüs’teki sarayları birleştiren nedir? Müslüman olmayan bir insan bile kolaylıkla “bunlar İslâm sanatıdır” diyebilir. Sanat tarihi konusunda hiç bir bilgisi olmayanlar için de şüpheye yer yoktur. Şüpheye yer yoktur da… bu ne acayip bir bilmecedir! Endonezya’dan Fas’a, Kazakistan’dan Nijerya’ya uzanan milyonlarca kilometrekarelik alanda yaşayan, belki 30 belki 40 farklı lisan konuşan Müslüman sanatkârlar nasıl olmuş da böylesi muazzam bir görsel bütünlüğe sadık kalabilmiştir?

21ci asrın büyük şirketlerine bakın meselâ. Logolarını, web sayfalarını, antetli kâğıtlarını birbirine uydurmak için milyonlar harcıyorlar. Grafikeri, sanat direktörü, reklâm kampanyası… Üstelik yerel kültürü, bölgesel farkları ihmal ederek yapıyorlar bunu. Sanat bile olmayan kurumsal iletişim makinaları yerel kültürün görsel vasıflarını hiçe sayıyor.

Müslüman sanatçıların eserlerindeki görsel bütünlük ise böyle tepeden inme bir dayatma değil. Bir bütünlük var ama tektipleştirme, aynılaştırma değil bu;  yaşadığı bölgedeki insanların zevklerini, ihtiyaçlarını ve imkânlarını dikkate alan, çoğulcu bir bütünlük. Yerel kültür ve halkın tercihleri eserlere yansıyor… Fakat yine de sanatçılar bütün İslâm ülkelerini gezip görmüş gibi “gizli bir ana doktrine” sadık kalmışlar. Daha da acayip olanı bu sadakatın asırlarca sürmüş olması. 8ci asırdan kalma bir eser alın elinize, meselâ Bağdat’tan gelen bir Kur’an sayfası olsun bu. Diğer elinize 16cı asırdan kalma bir Kütahya çinisi alın. Sadece mesafelerin değil aradan geçen asırların bile bozamadığı bu görsel bütünlüğe hayret edeceksiniz.

Nedir peki bu “gizli doktrin” ? Abbasileri, Emevileri, Osmanlıları, Selçukluları, Tatarları, Boşnakları ve Berberleri birleştiren görsel kurallar ne olabilir?

Bu soruya cevap vermek için ilginç bir eserden istifade edelim: Kitabın adı “Tezyin felsefesi” (Philosophie de l’ornement).  Müellifi Christine Buci-Glucksmann estetik ve siyaset üzerine çalışmaları olan bir Fransız düşünürü. Çıkış noktası olarak istifade edeceğimiz bu kitap yer yer İslâm sanatından bahsetmekle beraber tamamen bizim sanatımıza odaklı değil aslında. Japonya’dan, Ortaçağ Avrupasından, Okyanusya’daki halkların dövmelerinden hatta mimari ve müzikteki tezyin örneklerinden de bahsediyor. Yazarın bu “evrensellik” arayışı aslında bizim için bir nimet. “Ötekilerin” tezyin örnekleriyle keşfettiğimiz ortak ögeler sayesinde İslâm sanatını düşünmek kolaylaşıyor.

Zira İslâm – Sanat ilişkisinde resimin yasaklanması, nü, vs. oryantalist klişelerin aşılması vaktinin geldiğini düşünüyoruz. Bunu başarmak için kendi sanatımızı sağlıklı düşünmemize mani olan şu iki aşırılıktan kurtulmalıyız:

Batıya gol atma tutkusuyla yaklaşmak meseleye, “bizimkilerin” sanatı, “ötekilerin sanatı” derken  Sanat’ın evrensel/fıtrî boyutunu ıskalamak, İslâm sanatını batılı gözüyle okumak yani batılı sanatçıların kelimeleri, klişeleri, ekol savaşları, 19-20ci asırlarda Avrupa’da inşa edilmiş bir sanat felsefesi ile düşünmeye çalışmak. Konumuza dönecek olursak… Tezyin[1]ornament”), süslemek, bezemek, dekore etmek, tezhip… Bu kelimeleri yaklaşık olarak aynı şeyi anlatmak için kullanılır çoğunlukla. Tezyin genel mânâda ele alınırsa elbette bize özgü değil. Christine Buci-Glucksmann’ın çok sayıda misal ile anlattığı gibi başka coğrafyalarda da kültürlerin odağına oturmuş. Ama İslâm medeniyetinde doruk noktaya taşınmış ve anahtar bir kavram olmuş. Peki “ötekilerin” sanata ve soyut bakışı nasıl?

Avrupanın soyut sanatı bize uyar mı?

İslâm sanatını dahi batılıların yazdığı kitaplardan öğreniyoruz. Tuhaf bir asır. Kendi münevverlerimizin tembelliği bize pahalıya patlıyor. Neyse. Ağlamayı bırakalım, o tarafa hızlı bir bakış atalım:

Batıda “soyut sanat” denilince akla Picasso, Kandinsky, Klee, Rothko gibi ressamlar gelebilir. İsterseniz şuradaki görsellere bir göz atın. Bu tarz sanata aşina olmayanların ise soyut resim sergilerinden çıkarken “bu şimdi sanat mı?”ya da “hiç zevk almadım, ben herhalde sanattan hiç anlamıyorum” diye söylendiklerine tanık oluyoruz. Soyut sanat bir çokları için garip üçgenler, kareler, ucubik şekillerden ibaret.

Gerek soyut sanat gerekse ”normal” sanatın ne olduğu, nasıl olması gerektiği konusunda Batıda yapılan tartışmalar bir kaç asırdır sürüyor. Ancak meselenin özüne inmek isterseniz bütün kavgaların iki noktada yoğunlaştığını görüyorsunuz:

Gösteren Sanat: Sanat görüneni taklit etmelidir, estetik prensipler şöyle şöyle olmalıdır. Anlatan Sanat: Sanat bir mânâ anlatmalıdır. Renk, şekil, ses, ritm vs amaç değil ancak araç olabilir. Kandinsky’nin, Klee’nin yazdığı kitaplar, makaleler, Van Gogh’un mektupları, Cezanneile yapılan mülakatları okuduğumuzda hep bu ikilik ile karşılaşıyoruz. Ressamların en büyük kaygısı NE? / NASIL? ekseninde yoğunlaşmış. “Neanlatıyorum? Nasılanlatıyorum?” HegelKant,HumeBergson ve daha nice filozof estetik üzerine ilginç teoriler sunmuşlar. O dönemin sanat dergileri, ekollerin manifestoları da birer altın madeni adeta. Peki ne öğreniyoruz bütün bunlardan?

Modernite ile birlikte Avrupa’nın geri kalan kısmı gibi sanatçıları da mânâ ile ilgilenmeyi terk etmişler. Modernite diyoruz zira sanat siyasetten, endüstri ve ekonomiden ayrı düşünülemez. Bu kopmayı tarihte konumlandırmak için Fransız ihtilâli olmazsa Endüstri devrimi milat alınabilir. Fabrikalar, trenler, endüstrileşen savaşlar, aristokrasinin yerine geçen burjuva, çöken imparatorluklar ve yükselen ulus-devletler… Avrupalının Sanat’a bakışı bu fırtınalardan elbette etkilenecekti, öyle de oldu. Peki ne oldu?

Sekülerleşti Sanat. Yani meselenin NE? kısmı unutuldu, NASIL? kısmı  ise öne çıktı. Sanat meta haline gelince, eşyalaşıp müzeleşti. (Bkz. Resim sanatındaki Hakikat / Jacques Derrida) Alınıp satılan ya da komünizm gibi, ulus-devlet inşası gibi politik propagandaya alet olan bir boya derekesine düştü. Kapitalizmin elinde pop-art ile dibi buldu. Daha da aşağısına zaten “porno” diyoruz. (Bkz. Pornografi Nasıl Sanat Oldu?) Bu bağlamda ekol kavgaları elbette sanat için değil, para için, şöhret için, bakanların nefsini tahrik için. Bir insana üstün ırktan olduğunu söyleyip tahrik etmek, Ermeni düşmanı yapmak ya da erkekliğini kışkırtıp otomobil satmak arasında ne fark var?Evet, sekülerleşen yaşam tarzları, sekülerleşen siyaset ile birlikte sekülerleşen bir sanat var. Anlatılan mesajdan, mânâdan koparak boya tekniklerine, biçimlere, stile, geometriye odaklanan, vülgerleşen, adileşen bir sanat” var. (Bkz. Ayıp sanat olur mu?) Sürrealistler, fovistler, dadaistler… Farklı stiller üzerine çok yazılmış, çizilmiş ama kanaatimizce insanların sanatı mânâdan uzaklaşmış.

İslâm sanatı neden taklit sevmez?

Gelin işin kolay tarafından tutalım, bir çocuk gözüyle, safça bakalım: Ne görüyorsunuz İslâmî sanat eserlerine baktığınızda? Su dalgaları ya da kumaş kıvrımlarını andıran biçimler, idealize edilmiş çiçekler; karanfillikten çıkmış karanfiller meselâ. Bazen tabiatta görülmeyecek düzgünlükte geometrik şekiller, birbirinin içinden geçen şeritler… Bitkilerin toprak ile bağları kesilmiş, bazı yaprakların balık mı yoksa yaprak mı olduğunu bilemiyorsunuz. Özetle tasvir eden şekil ile referansı yani tasvir ettiği şey arasındaki bağı zayıflamış, hatta kopmuş. Zaten sanatçı da bunu istemiş: Biçim ile mânâ arasında bir hürriyet köprüsü kurmuş. Mânâ tasvir edilen cisimde ya da onun resminde değil, mânâ bakanın gözünde (=Aklında). Oleg Grabbar’ın tabiriyle “ifade edilebilecek olan ifade edil-ME-yen ile anlatılıyor”. [2]

Yani Müslüman sanatçı için sanat taklit değil. Mimetik, tasvir, temsil… Neresinden tutarsak tutalım bir şeyi göründüğü gibi çizmek sanat bile değil. Gerçekten de yazıyla anlaşma imkânı olmayan durumlarda görsel ögeleri kullanmıyor muyuz? Trafik tabelası, reklâm panosu, kadın/erkek tuvaleti… Görünen ile anlaşılan herkes için aynı, objektif. Kimse çıkıp da “park yapılmaz” panosunu kendi iç dünyasına göre veya cinsel, etnik, dinsel, yöresel farklara göre özgün biçimde yorumlayamaz. Size ceza kesen polise “ben bu tabelayı farklı yorumluyorum” diyemezsiniz. Kısaca eşya tasviri gerekli olabilir ama sanat olamaz.

Bakın meselâ M.Ö. -400′lerde yaşamış Yunanlı ressam Zeuxis yaptığı üzüm tasvirlerini gerçek sanarak yemeğe gelen kuşlarla övünürmüş. Tabiatın güzelliklerine benzer resim çizmenin sanatını yücelttiğini iddia edermiş. Hemen kendimize soralım: Hayvanları aldatabilmeyi Sanat’a amaç edinmek Sanat’ı yüceltir mi yoksa tam tersine boyacılık derekesine mi indirir? Hegel Estetik Derslerine Giriş‘i yazarken bizim gibi düşünmüş olmalı ki:

“Tabiat aynı anda beş duyuya hitap eder. Oysa taklitçi sanat ancak bir duyuyu aldatabilir. Bu sebeple kendini taklit rolüne hapseden bir sanat sürünerek bir fili taklid etmeye çalışan solucana benzer. Taklitçi sanat gerçek canlılığın yerine ancak Hayat’ın bir karikatürü olabilir!”

Müslümanca sanat olur mu?

Sanat eğer evrensel ve/veya fıtrî bir olgu ise yani her insanda bir güzellik hissi var ise Hristiyan sanatı ya da İslâm sanatı diye bir şeyin olması mümkün mü? Zannediyorum “bizimkiler-ötekiler” ayrımı yok. Olsa olsa folklorik/yerel bir takım farklardan söz edilebilir. Ama “ben sanatçı olarak ne anlatmalıyım?” sorusuna verilen cevap Müslüman olan ve olmayan için aynı değil. Daha net bir dille söylersek: Müslümanın sanat ile kuracağı münasebet de Müslümanca olacaktır; bu münasebet seküler olamaz.

Bu “münasebeti” sanat dışı bir örnekle açmak için… Meselâ Para’yı düşünelim. Para iyi ya da kötü olamaz. İslâm’a uygun ya da aykırı olan münasebettir: Müsriflik, cimrilik, sehavet, cömertlik, sadaka, zekât, rüşvet, haram, helâl kazanç vs. Bizim para ile olan münasebetimiz Müslümanca ya da “kafirce” olabilir.  Sanat’a geri dönersek… Müslüman sanatçının kendisine ve Kâinat’a bakışı elbette sanatına yansıyacaktır. Yaptığı eserlere nüfuz edecek olan mânâ hazcı olamaz. Neden?

Haz odaklı bir hayat görüşü ortaya koymuş olan Epikür “Ölümden korkmuyorum, ben varken o yok, o geldiğinde ben olmayacağım”diyordu. Vücut ile, cismanî varoluş ile benlik eşitleniyor bu sözde. Eğer onunla karşılaşma imkânı olsaydı İbn Sina şöyle cevap verebilirdi: “Bir vücudum var ama ben o vücuttan ibaret değilim ki! Zayıflarım, şişmanlarım, hatta kolum bacağım dahi kesilebilir, ama değişmeden kalan bir “ben” var benim içimde” (Bkz. İbn  Sina’nın Kitabü’ş-Şifa adlı eseri, “İlâhiyat” bahsi) İşte bu iki farklı görüşe sahip olarak resim yapan insanların aynı tür sanat eserleri ortaya koyması imkânsız. Hatta Sanat’ın ne olduğu, amacı, yöntemi konusunda dahi anlaşmaları imkânsız. (Bkz. Sanat‘ın amacı ve Henri Bergson)

Peki nedir Müslümanca sanat? Nasıl olmalıdır? Sanat tarihçisi ve İslâm sanatı uzmanı Oleg Grabbar’ın [2] güzel bir saptaması var:

“İslâm’da sanatçının maksadı etki etmektir, eşyayı göstermek değildir”

Yani bizim sanatımız bakılan değil “okunan” bir sanat. Ve bunun böyle olması bir rastlantı değil, Kur’an okuyan her insanın kendi başına dahi keşfedebileceği  kadar aşikar bir gerçek. Meselâ şu ayetlerde görme – anlama – idrak etme – iman etme ilişkisine bakın:

“Görmediler mi ki, biz yağmuru kupkuru yere gönderip onunla hayvanlarının ve kendilerinin yiyeceği ekinler çıkarırız. Hâlâ görmeyecekler mi?” (Secde, 27) “O kâfir olanlar, görmediler mi ki, göklerle yer bitişik bir halde iken biz onları ayırdık. Hayatı olan her şeyi sudan yarattık. Hâlâ inanmıyorlar mı?” (Enbiyâ, 30) “Gökyüzünün genişliğinde Allah’ın emrine râm olarak uçan kuşları görmezler mi?Bunları orada Allah’tan başkası tutmuyor.Elbette bunda iman edecek kimseler için çok deliller, çok işaretler vardır.” (Nahl, 79) Bu sözlere muhatab olan bir kâfir şöyle diyebilir: “Evet, yağmuru gördüm, kuşları vs gördüm ama ne bir yaratıcı gördüm ne de iman ettim”. Böylesi ampirik ve pozitivist bir itiraza ne cevap verilebilir? Müslüman sanatçı belki şunu söyleyebilir:

“Sen Van Gogh’un ayçiçeklerine baktığında tohumundan yağ çıkartılan bir bitki  mi görüyorsun yoksa Van Gogh’u mu? Baktığı eşyada sadece eşya görmek bir maharet değil. Bunu hayvan da yapıyor. Bu et-göz ile yapılan bir görmedir. Mühim olan Sanat’a bakarak Sanatçı’yı görmek değil midir? İşte bu İnsan’a ait göz ile görülebilir. Hayvan ve bitkiler bu gözden mahrumdur.” (Bkz. Derin Göz kitabı)

Gerçekten de kiliselerin aksine bizim camilerimizde Kur’an’daki olayları anlatan resimler yoktur. Elbette Efendimiz’i (sav) resmetmek yasaklanmıştır. Ama savaşları, Hicret’i, Mekke ve Medine’yi, Cennet’i, Cehennem’i anlatan resimler konabilirdi. Konabilirdi de… dine uysa bile Sanat’a uymazdı böyle bir yaklaşım. Neden?

Eğer böyle yapılsaydı o resimlere bakanlar sadece ressamın maksadı olan imajları görürdü. Yani siyasî propaganda veya ticarî reklâm panosu gibi olurdu cami duvarları. “İnanın yoksa aha bu Cehennem’e gidersiniz, işte şu ateşlerde  yanarsınız” mealinde görsel bir mesaj vermek sanat değil beyin yıkama olurdu. Taklit sanat(?) bakanı özgür bırakmadığı için kâmil bir sanat değildir. Belki acemilerin eğitimi ya da çocukları eğlendirmek için kullanılabilir.

Sonuç

Müslümanca sanat görünene bakarak görünmezi “görmek” demek. Sınırlı, adedi belli şeylere, eşyaya bakarak Sonsuz’u, mânâyı görmek demek. Kesret’de Vahdet’i ve Vahdet’de de Kesret’i göSTERebilmektir. Müslümanca sanat özünde bir Kainat okuma klavuzu. Kur’an’da defalarca karşımıza çıkan “görmez misiniz? İman etmez misiniz?” şeklindeki tecahülü ârif sanatına bir cevap. “Lebbeyk” gibi. “Gördük, elbette gördük ve iman ettik” demenin en güzel yollarından biri. Ama Müslüman sanatçı bencil değil. Kendisini kurtardığı gibi diğer insanlara da hizmet etmek istiyor. Sanatının sadakasını veriyor. Bu açıdan bakıldığında İslâm sanatı bir göz terbiyesi aynı zamanda. Henüz tefekkür etmemiş, kâmil imana kavuşmamış olanlara yol gösteriyor. Zira Müslüman sanatçı sadece bireysel olarak O’na yönelmiyor, hidayete vesile olacak renkleri, şekilleri kulların nazarlarına veriyor. Kâh bir Kur’an sayfasının köşesinde, kâh bir cami duvarında. Hat, Ebru… Bütün İslâm sanatları gözlerimizi terbiye eden birer mürebbi gibi.

Müslümanca sanatın ne olmadığını sanırım bu ilk bölümde anlatabildik. Gelecek bölümlerde soyutlama teknikleri üzerinde derinleştirmeye gayret edeceğiz. Şimdi tenzih metodunu terk edelim ve olması gerekeni bir bilenden dinleyerek bu bölümü sırlayalım:

“ALLAH güzeldir, güzeli sever” ibaresi üzerine bir sanat felsefesi bina etmiştir sufiler. Tabi ki buradaki güzel Freudyen manada bir güzel değildir. Yapılması gereken güzellikleri ortaya çıkarmaktır. [...] Sanat sufi açıdan “Hakiki Varlık” ile bağlantılı bir şey olmaktadır. Arızî değildir. Herden güzel olanla irtibatlı olduğunda gerçek sanatçı olunur. Başka bir ifade ile sanatkârlık “EL CEMÎL” isminin hakikatine ermektir. Tasavvufta realizasyon fikirler teâtisi neticesi bir bilginin sende oturması vardır. Bu diyalektik değildir. İşte sanat bu irtibatın ardından bir tahakkuk eylemidir. Tasavvufun şiir, musiki, mimari gibi islâm sanatlarının doğuşuna kaynak olduğunu görürüz. Sanat ancak yontulup işlenip bir hâle sokulan, bir makama konulan insan tarafından icra edilebilir. Alt kademeler kesiftir, yoğundur. Kişi manen yükselmeyle beraber latif duygulara sahip olur ve o incelikler eserlerde tezahür eder. (Mahmud Erol Kılıç, Tasavvufa Giriş)



 

Anahtar Kelimeler: sanaat,islamda sanaat,sanaatın hukmü, islma sanaatı, dinde, sanaat,anlayışı
Bu haber toplam 350 defa okunmuştur
Haber Yorumları
Yorum Ekle
Bu habere henüz yorum yapılmamıştır, ilk yorum yapan siz olun.
 Diğer Haberler
 
İmamlar Haber- Bilgi Demposu
Yazarlar
Misafir Yazarlar
 · Görüş ufkumuz üzerine · Hacca niyet etti 7 cihanı gezdi · Kur'an ve Kurban · Kurbanla ilgili tüm şeyler · Benlik sanatı, bencillik sanatı · İslâm’da resim yasağı yoktur ama… · BIR MUSALLALIK SALTANAT · ELVEDA YA SEHR-I RAMAZAN · MART DÜNYA KADINLAR GÜNÜ VE İSLAMIN KADINA BAKIŞI · Mevlit kandiliniz mübarek olsun
Anket
Gece Namazını ( Teheccüd ) Hangi Sıklıkla Kılıyorsunuz
Her Gün
Haftada Bir Gün
Ayda Bir Gün
Yılda Bir Gün
Namaz Vakitleri
İmsak
5:19
Güneş
6:46
Öğlen
13:03
İkindi
16:25
Akşam
19:08
Yatsı
20:28
Videogaleri
Fotogaleri
Tarihte Bugün
2005 Hadisa katliamı
Hakkımızda | Künye | Reklam | İletişim | RSS
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin her hakkı saklıdır. Kaynak gösterilmeden kullanılamaz. islamiHit.com islami-siteler haberler haberler
Yazılım: Haber Sitesi Kur
Ziyaretçi Defteri
Duyurularımız
Reklam Vermek İçin Tıklayın
Becayiş İlanları
Yeterlilik ve Mbsts
Hatim Almak İçin Tıklayın
Kütübi Sitte